…Allah’a yemin olsun, onların karşısına tek başıma çıksam, onlar da bütün yeryüzünü kaplamış olsalar yine korkmam.
Zira ben onların daldıkları sapıklığı ve süslendiğim hidayeti çok iyi biliyorum, Rabbimden yakin ile birlikteyim. Ben Allah’a kavuşmayı özlüyor, onun güzel karşılığını ümit ediyor, bekliyorum. Bana üzüntü veren şey bu ümmetin başına sefih, zalim ve facir kimselerin musallat olmaları, Allah’ın malını aralarında dolaştırmaları, kullarını köle yapmaları, salihleriyle savaşmaları, fasıklarını dost ve yardımcı edinmeleridir. Onların arasında sizin için haram kılınmış olanı içip, İslâm’a göre had vurulan var. Gönüllerini memnun edecek bir mal mülk verilmedikçe İslâm’a gelmeyen var. Üzerinizdeki
hâkimiyetlerinden korkmasaydım sizleri bu kadar yönlendirmez, kınamaz, çağırmaz, teşvik etmezdim. Yüz çevirdiğinizde veya gevşediğinizde sizleri terk eder, bırakırdım. Çevrenizin kuşatıldığını, şehirlerinizin alındığını, ülkelerinize el konulduğunu, beldenize savaş açıldığını görmüyor musunuz? Allah size merhamet etsin, düşmanınızla savaşa çıkın, zaaf göstererek yerinizde çakılıp kalmayın, sonra zillete düşersiniz, nasibiniz daha da aşağı olur da perişan olursunuz. Savaşan kişi uyanık olmalıdır, çünkü kendisi uyusa da rakibi asla uyumaz. Ve’s-Selâm.
(Bu mektuptan:)
Vallahi onlarla tek başıma kalsam, onlarsa bütün yeryüzünü kaplasalar, gene de aldırış etmem, gene de korkmam. Can gözümle görmekteyim; Rabbimin ihsan ettiği şüphesiz bir inançla bilmekteyim ki onlar daldıkları sapıklıktalar, bense hidâyet yolundayım. Ben Allah’a kavuşmayı özlemekteyim; onun güzelim sevâbını beklemekteyim, ummaktayım. Ancak beni hayıflandıran şu ümmetin başına aklı noksan olan kötü kişilerin, zâlim ve günahkârlarının musallat olmaları, Allah’ın malını elden ele aktarmaları, Allah kullarını köle yapmaları, temiz ve iyi kişileriyle savaşmaları, suçlularınıysa kendilerine yardımcı etmeleri, onlara dayanmalarıdır. Onların içinden sizin aranızda, gözlerinizin önünde haram olan şeyi içen ve İslâm hükmünce dayak yiyen var, onların içinde, mala mülke sâhip olmadıkça İslâm’a gelmeyen var. Bunlar, bu hâller olmasaydı sizi bu kadar zorlamazdım, toplanmanızı bu derece istemezdim. Bu kadar uğraşmazdım sizinle; vazgeçtiniz, gevşeklik gösterdiniz mi bırakıverirdim sizi.
Görmüyor musunuz ki çevreniz kuşatılmakta; memleketiniz alınmakta, ülkeniz zaptedilmekte, şehirleriniz elinizden çıkmakta. Allah sizlere acısın; düşmanınızla savaşa çıkın, yurtlarınızda oturup kalmayın, aksi hâlde horluğa düşersiniz, alçalırsınız, nasîbiniz daha da aşağı olur, perperişan kalırsınız. Çünkü savaşan kişi uyanık durur, uyuyana gelince, su uyur, düşman uyumaz vesselâm. 1
…
1 – Mâlik b. Hâris’il Eşter’in Nahaî, asahâb-ı kirâmdan ve eşyâ-ı Murtazaviyye’dendir. Şecâati, fasâheti, tabiât-i şâirânesi olan ve Emir’ülMü’minin’e (a.s), şiddetle ve ihlâsla bağlı bulunan Mâlik, Osman’ın aleyhine kıyâm edenlerdendir. Medine’ye gelirken Rebeze’den bir kadının, yolda, Ey Allah kulları, bu Rasûlullah’ın (s.a.a), sahâbisi Ebû-Zerr’dir, Rabbine ulaştı; bana yardım edin, dâvetime icâbette bulunun dediğini duyup yanındakilerle Ebuzerr’in cenazesini gasl, teçhiz ve tekfin etmiştir, Ebuzerr (r.a) vefât ederken zevcesine, Rasûlullah bana haber verdi, ben gurbette öleceğim, fakat ümmetinden sâlih kişiler beni gasledecekler, namazımı kılacaklar, defnedecekler; ben vefât edince yola çık, otur; mutlaka gelecekler var, onlara haber ver buyurmuştu. Mâlik, Ebuzerr’in namazını kıldırmış, sonra da Allah’ım, bu, Rasûlullah’ın sahâbîsi Ebûzerr’dir, sana kulluk edenlerden bir kulundur; senin yolunda müşriklerle savaşmıştır; dinini tebdil ve tağyîr etmemiştir, ancak yapılmaması gereken, yapılması hoş olmayan şeyleri görmüş, diliyle, gönlüyle karşı durmuş, bu yüzden cefâlara uğramış, sürülmüş, horlanmıştır; yapayalnız, garip olarak vefât etmiştir; Allah’ım ona bunları revâ görenlerden, Rasûlü’nün hareminden onu sürenlerden sen öcünü al demiş, herkes bu duâya âmin-hân olmuştu. Hazreti Emir (a.s) onu Mısır’a vâli tayin buyurmuşlardı. Giderlerken Muâviye, Osman’ın kâlesi Nâfi’i göndermiş. Nâfi, Eşter’le dost olmuş, emniyetini kazanmış, Süveyş yakınlarında Kulzüm denen yerde ona zehirli balla karışık süt içirerek şehâdetine sebep olmuştu. Şehâdet haberi Muâviye’ye ulaşınca, “Allah’ın orduları var, bal da onlardan” diye sevinmiş, mescide gidip minbere çıkarak Ali’nin iki kolu vardı; sağ kolunu Sıffin’de kestim, o, Ammâr’dı; şimdi de sol kolu olan Eşter’i kestim diye övünmüştü. Hazreti Emir, Mâlik’in şehâdetini duyunca pek müteessir olmuşlar, ben Rasûlullah’a ne menzilede, ne mertebede idiysem Mâlik de bana o menziledeydi, o mertebedeydi buyurmuşlardı. Şehâdetleri hicretin otuz sekizinci yılındadır (Tenkıyh, 2, s.48-49; Sefinet-ülBihâr, c.1, s.684-688).
Hâram olan şeyi içen, İslâm hükmünce dayak yiyen, Ebû- Süfyân’ın oğlu Utbe’dir; Tâif’te Abdullah oğlu Hâlid, ona had vurdurmuş, şer’i hükme göre seksen sopa vurdurarak onu dövdürmüştür (M. Abduh, 3, s.not. 3). Velid b. Utbe de had vurulanlardandır diyenler vardır (Kazvini, 4, s.21). Mala, mülke sâhip olmadıkça İslâm’a gelmeyenlerle, Mü’ellef’ül-Kulûb kastedilmektedir ki Ebû-Süfyan ve oğlu Muâviye de bunlardandır (Kazvini,
s.21).