الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعالَمِينَ، وَصَلَّى اللّٰهُ عَلَىٰ سَيِّدِنا مُحَمَّدٍ نَبِيِّهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ تَسْلِيماً . اللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ عَلَىٰ مَا جَرىٰ بِهِ قَضاؤُكَ فِي أَوْلِيائِكَ الَّذِينَ اسْتَخْلَصْتَهُمْ لِنَفْسِكَ وَدِينِكَ، إِذِ اخْتَرْتَ لَهُمْ جَزِيلَ مَا عِنْدَكَ مِنَ النَّعِيمِ الْمُقِيمِ الَّذِي لَازَوالَ لَهُ وَلَا اضْمِحْلالَ، بَعْدَ أَنْ شَرَطْتَ عَلَيْهِمُ الزُّهْدَ فِي دَرَجاتِ هٰذِهِ الدُّنْيَا الدَّنِيَّةِ وَزُخْرُفِها وَزِبْرِجِها، فَشَرَطُوا لَكَ ذٰلِكَ، وَعَلِمْتَ مِنْهُمُ الْوَفاءَ بِهِ، فَقَبِلْتَهُمْ وَقَرَّبْتَهُمْ وَقَدَّمْتَ لَهُمُ الذِّكْرَ الْعَلِيَّ وَالثَّناءَ الْجَلِيَّ، وَأَهْبَطْتَ عَلَيْهِمْ مَلائِكَتَكَ، وَكَرَّمْتَهُمْ بِوَحْيِكَ، وَ رَفَدْتَهُمْ بِعِلْمِكَ؛ وَجَعَلْتَهُمُ الذَّرِيعَةَ إِلَيْكَ، وَالْوَسِيلَةَ إِلَىٰ رِضْوانِكَ،
“Hamd alemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur, Allah’ın salatı ve kamil selamı O’nun Peygamberi efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.a) ve O’nun soyuna olsun.
Allah’ım! Kendin ve dinin için, seçkin ve halis kıldığın dostların hakkında uygulanan kaza ve takdirin hususunda sana hamd olsun. Sen kendi katında olan zevalsiz, kalıcı nimetlerini onlara ayırdın, ama bu nimetler vermenin karşılığında alçak dünyanın rütbe ve makamlarına, yaldız ve süslerine aldırış etmeyip, züht edecekleri hususunda onlardan söz aldın. Onlara da bu hususta sana söz verdiler ve Sen onların vefalı olduğunu bildiğin için onları kabul ettin ve kendine yaklaştırdın ve onların isimlerini, zikirlerini yücelttin ve övgülerini aşikar edip yaydın, meleklerini onlara indirdin ve onlara vahyinle ikramda bulundun, ilminle onları destekledin ve onları kendine ulaşmanın ve rızanı kazanmanın vesilesi kıldın
فَبَعْضٌ أَسْكَنْتَهُ جَنَّتَكَ إِلَىٰ أَنْ أَخْرَجْتَهُ مِنْها، وَبَعْضٌ حَمَلْتَهُ فِي فُلْكِكَ، وَنَجَّيْتَهُ وَمَنْ آمَنَ مَعَهُ مِنَ الْهَلَكَةِ بِرَحْمَتِكَ، وَبَعْضٌ اتَّخَذْتَهُ لِنَفْسِكَ خَلِيلاً، وَسَأَلَكَ لِسانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ فَأَجَبْتَهُ، وَجَعَلْتَ ذٰلِكَ عَلِيّاً، وَبَعْضٌ كَلَّمْتَهُ مِنْ شَجَرَةٍ تَكْلِيماً، وَجَعَلْتَ لَهُ مِنْ أَخِيهِ رِدْءاً وَوَزِيراً، وَبَعْضٌ أَوْلَدْتَهُ مِنْ غَيْرِ أَبٍ، وَآتَيْتَهُ الْبَيِّناتِ، وَأَيَّدْتَهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ،
Bazılarını (Hz. Adem’i -a.s-) çıkarıncaya dek cennetinde yerleştirdin, bazısını (Hz. Nuh’u -a.s-) gemide taşıdın ve kendi rahmetinle onu ve onunla beraber iman edenleri helak olmaktan kurtardın. Bazısını da (Hz. İbrahim -a.s-) kendine dost edindin, o ise sonradan gelen ümmetlerde kendisine bir lisani sıdk (doğru dil) istedi ve sen icabet ederek onu yüce kıldın. Bazılarıyla (Hz. Musa -a.s-) bir ağaç vasıtasıyla konuştun, kardeşini ona destek ve yardımcı kıldın. Bazılarını (Hz. İsa -a.s-) babasız dünyaya getirdin, ona apaçık nişanelerini verdin ve onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledin.
وَكُلٌّ شَرَعْتَ لَهُ شَرِيعَةً وَنَهَجْتَ لَهُ مِنْهاجاً، وَتَخَيَّرْتَ لَهُ أَوْصِياءَ؛ مُسْتَحْفِظاً بَعْدَ مُسْتَحْفِظٍ، مِنْ مُدَّةٍ إِلَىٰ مُدَّةٍ، إِقامَةً لِدِينِكَ، وَحُجَّةً عَلَىٰ عِبادِكَ، وَ لِئَلَّا يَزُولَ الْحَقُّ عَنْ مَقَرِّهِ، وَيَغْلِبَ الْباطِلُ عَلَىٰ أَهْلِهِ وَلَا يَقُولَ أَحَدٌ لَوْلا أَرْسَلْتَ إِلَيْنا رَسُولاً مُنْذِراً، وَأَقَمْتَ لَنا عَلَماً هادِياً فَنَتَّبِعَ آياتِكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَذِلَّ وَنَخْزىٰ، إِلَىٰ أَنِ انْتَهَيْتَ بِالْأَمْرِ إِلىٰ حَبِيبِكَ وَنَجِيبِكَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وآلِهِ؛ فَكانَ كَمَا انْتَجَبْتَهُ سَيِّدَ مَنْ خَلَقْتَهُ، وَصَفْوَةَ مَنِ اصْطَفَيْتَهُ، وَأَفْضَلَ مَنِ اجْتَبَيْتَهُ، وَأَكْرَمَ مَنِ اعْتَمَدْتَهُ، قَدَّمْتَهُ عَلَىٰ أَنْبِيائِكَ، وَبَعَثْتَهُ إِلَى الثَّقَلَيْنِ مِنْ عِبادِكَ، وَأَوْطَأْتَهُ مَشارِقَكَ وَمَغارِبَكَ،
Bunlardan her birine bir şeriat ve bir açık yol koydun ve onlara vasiler seçtin; bu peygamber ve vasiler belirli süreler için dinin koruyuculuğunu üstlenmiş ve onu ayakta tutmuşlardır. Bunları, kullarına hüccet olması, hakkın kendi yerinden ayrılmaması ve batılın hak taraftarlarına galip olmaması ve kimse niye bize korkutucu bir Resul göndermedin ve hidayet edici bir nişane dikmedin de biz yolumuzu şaşırıp zillet ve bedbahtlığa duçar olmadan senin nişanelerine tabi olaydık dememesi için gönderdin. Nihayet peygamberlik işini habibin, üstün kıldığın Muhammed (s.a.a) ile sona erdirdin. O senin üstün ve soylu kıldığın gibi yaratıklarının efendisi ve seçtiklerinin en seçkini ve beğendiklerinin en faziletlisi ve güvendiklerinin en kerametlisi idi. Onu tüm peygamberlerinden öne geçirdin ve onu bütün cin ve insanlara meb’us kıldın, doğu ile batıyı onun emrine soktun.
وَسَخَّرْتَ لَهُ الْبُراقَ، وَعَرَجْتَ بِرُوحِهِ إِلَىٰ سَمائِكَ، وَأَوْدَعْتَهُ عِلْمَ مَا كانَ وَمَا يَكُونُ إِلَىٰ انْقِضاءِ خَلْقِكَ، ثُمَّ نَصَرْتَهُ بِالرُّعْبِ، وَحَفَفْتَهُ بِجَبْرَئِيلَ وَمِيكائِيلَ وَالْمُسَوِّمِينَ مِنْ مَلائِكَتِكَ، وَوَعَدْتَهُ أَنْ تُظْهِرَ دِينَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ، وَذٰلِكَ بَعْدَ أَنْ بَوَّأْتَهُ مُبَوَّأَ صِدْقٍ مِنْ أَهْلِهِ؛ وَجَعَلْتَ لَهُ وَلَهُمْ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنّٰاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبٰارَكاً وَ هُدىً لِلْعٰالَمِينَ فِيهِ آيٰاتٌ بَيِّنٰاتٌ مَقٰامُ إِبْرٰاهِيمَ وَ مَنْ دَخَلَهُ كٰانَ آمِناً، وَقُلْتَ: ﴿إِنَّمٰا يُرِيدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَ يُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيراً﴾، ثُمَّ جَعَلْتَ أَجْرَ مُحَمَّدٍ صَلَواتُكَ عَلَيْهِ وَآلِهِ مَوَدَّتَهُمْ فِي كِتابِكَ، فَقُلْتَ: ﴿قُلْ لاٰ أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبىٰ﴾، وَقُلْتَ: ﴿مٰا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ﴾، وَقُلْتَ: ﴿مٰا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِلاّٰ مَنْ شٰاءَ أَنْ يَتَّخِذَ إِلىٰ رَبِّهِ سَبِيلاً﴾؛ فَكانُوا هُمُ السَّبِيلَ إِلَيْكَ، وَالْمَسْلَكَ إِلَىٰ رِضْوانِكَ،
Burak’ı (gökte seyretme vesilesini) onun emrine verdin, onu göklere çıkardın ve yaratıkların yok oluncaya dek olmuş ve olacakların ilmini ona verdin, sonra da ona düşmanlık edenlerin kalbine korku düşürerek ona yardım ettin. Cebrail, Mikail ve yüce makamlı meleklerinle onu muhafaza eyledin ve müşrikler istemese de dinin bütün dinlerden üstün kılacağını vaad ettin. Bu vaadini, Peygamber’i (ailesinden ayrılıp Mekke’den hicret ettikten sonra tekrar onu- ailesinin bulunduğu doğruluk yuvasına (Mekke’ye) fetihle geri döndürerek gerçekleştirdin. Âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulmuş ilk ev olan Mekke’yi (Ka’be’yi) onun ve onlar için -ibadet yeri- kıldın. Orada apaçık nişâneler ve İbrahim’in makamı vardır. Kim o eve girerse emniyette ve emanda olur ve buyurdun ki, “Ancak Allah siz Ehl-i Beyt’ten her kötülüğü gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister.” Yine Kitab’ında Muhammed’in – salavatın onun ve Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun- mükafatını, Ehl-i Beyt’ine itaatle birlikte sevmek olduğunu açıklayarak şöyle buyurdun: “De ki: Ben, buna karşılık sizden yakınlarıma itaatle birlikte sevgi göstermekten başka bir mükafat istemiyorum” Yine dedin ki: “Ben, sizden peygamberliğimin mükafatı olarak bir şey istediysem, o da yine sizler içindir (kendi yararınızadır)”. Ve buyurdun ki, “Sizden peygamberliğim için bir karşılık istemiyorum; sadece o kimse ki Rabbine doğru bir yol alıyor.” O halde onlar (Ehl-i Beyt) sana ve rızana ulaşmak için bir yoldurlar.
فَلَمَّا انْقَضَتْ أَيَّامُهُ أَقامَ وَلِيَّهُ عَلِيَّ بْنَ أَبِي طالِبٍ صَلَواتُكَ عَلَيْهِما وَآلِهِما هادِياً، إِذْ كانَ هُوَ الْمُنْذِرَ وَ ﴿لِكُلِّ قَوْمٍ هادٍ﴾، فَقالَ وَالْمَلَأُ أَمامَهُ: مَنْ كُنْتُ مَوْلاهُ فَعَلِيٌّ مَوْلاهُ، اللّٰهُمَّ وَالِ مَنْ والاهُ، وَعادِ مَنْ عاداهُ، وَانْصُرْ مَنْ نَصَرَهُ، وَاخْذُلْ مَنْ خَذَلَهُ،
Onun (Peygamber’in) ömrünün günleri sona erince, velisi Ali b. Ebitalib’i (a.s) hidayetçi olarak tayin etti. Çünkü Peygamber korkutucu idi ve her kavmin bir hidayetçisi vardı. O halde Resulullah (s.a.a), halk önünde toplu olarak bulunduğu bir halde buyurdu ki, “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onunla dost olanla dost ol; ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene, ondan yardımını keserek onu yalnız bırakanı yalnız bırak.”
وَقالَ: مَنْ كُنْتُ أَنَا نَبِيَّهُ فَعَلِيٌّ أَمِيرُهُ، وَقالَ: أَنَا وَعَلِيٌّ مِنْ شَجَرَةٍ واحِدَةٍ وَسائِرُ النَّاسِ مِنْ شَجَرٍ شَتَّىٰ، وَأَحَلَّهُ مَحَلَّ هَارُونَ مِنْ مُوسىٰ، فَقال لَهُ: أَنْتَ مِنِّي بِمَنْزِلَةِ هارُونَ مِنْ مُوسىٰ إِلّا أَنَّهُ لَانَبِيَّ بَعْدِي، وَزَوَّجَهُ ابْنَتَهُ سَيِّدَةَ نِساءِ الْعالَمِينَ، وَأَحَلَّ لَهُ مِنْ مَسْجِدِهِ مَا حَلَّ لَهُ وَسَدَّ الْأَبْوابَ إِلّا بابَهُ، ثُمَّ أَوْدَعَهُ عِلْمَهُ وَحِكْمَتَهُ؛ فَقالَ: أَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِيٌّ بابُها، فَمَنْ أَرادَ الْمَدِينَةَ وَالْحِكْمَةَ فَلْيَأْتِها مِنْ بابِها، ثُمَّ قالَ: أَنْتَ أَخِي وَوَصِيِّي وَوارِثِي، لَحْمُكَ مِنْ لَحْمِي، وَدَمُكَ مِنْ دَمِي، وَسِلْمُكَ سِلْمِي، وَحَرْبُكَ حَرْبِي، وَالْإِيمانُ مُخالِطٌ لَحْمَكَ وَدَمَكَ كَمَا خالَطَ لَحْمِي وَدَمِي،
Yine buyurdu ki: “Ben kimin peygamberi isem Ali onun emiri (önderi)dir.” Ve yine buyurdu ki: “Ben ve Ali bir ağaçtanız, diğer insanlar ise ayrı ayrı ağaçtandırlar.” Yine Resulullah (s.a.a) Ali’nin kendisine oranla Harun’un Musa’ya (a.s) olan konumunda olduğunu bildirerek ona hitaben şöyle buyurmuştur: “Sen bana oranla Harun’un Musa’ya olan konumundasın; şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur.” Allah Resulü (s.a.a), onu âlemdekilerin en üstünü olan kendi kızıyla evlendirdi, mescidinde kendisine helal olanı ona da helal etti ve onun kapsından başka -mescide açılan- bütün kapıları kapattı. Sonra ilmini ve hikmetini ona teslim etti ve buyurdu ki: “Ben ilmin şehriyim; Ali de onun kapısıdır. Kim şehre birmek ve hikmet istiyorsa o kapıdan gelsin.” Daha sonra buyurdu ki: “Sen -ey Ali!- benim kardeşim, vasim ve varisimsin. Senin etin, benim etimdendir; senin kanın, benim kanımdandır; senin barışın benim barışımdır; senin savaşın benim savaşımdır. İman be-nim etim ve kanımla karıştığı gibi senin etin ve kanınla da karışmıştır.
وَأَنْتَ غَداً عَلَى الْحَوْضِ خَلِيفَتِي، وَأَنْتَ تَقْضِي دَيْنِي، وَتُنْجِزُ عِداتِي، وَشِيعَتُكَ عَلَىٰ مَنابِرَ مِنْ نُورٍ مُبْيَضَّةً وُجُوهُهُمْ حَوْلِي فِي الْجَنَّةِ وَهُمْ جِيرانِي، وَلَوْلا أَنْتَ يَا عَلِيُّ لَمْ يُعْرَفِ الْمُؤْمِنُونَ بَعْدِي، وَكانَ بَعْدَهُ هُدىً مِنَ الضَّلالِ، وَنُوراً مِنَ الْعَمىٰ، وَحَبْلَ اللّٰهِ الْمَتِينَ، وَصِراطَهُ الْمُسْتَقِيمَ؛ لَايُسْبَقُ بِقَرابَةٍ فِي رَحِمٍ، وَلَا بِسابِقَةٍ فِي دِينٍ، وَلَا يُلْحَقُ فِي مَنْقَبَةٍ مِنْ مَناقِبِهِ، يَحْذُو حَذْوَ الرَّسُولِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِما وَآلِهِما، وَيُقاتِلُ عَلَى التَّأْوِيلِ، وَلَا تَأْخُذُهُ فِي اللّٰهِ لَوْمَةُ لائِمٍ، قَدْ وَتَرَ فِيهِ صَنادِيدَ الْعَرَبِ، وَقَتَلَ أَبْطالَهُمْ، وَناوَشَ ذُؤْبانَهُمْ، فَأَوْدَعَ قُلُوبَهُمْ أَحْقاداً بَدْرِيَّةً وَخَيْبَرِيَّةً وَحُنَيْنِيَّةً وَغَيْرَهُنَّ، فَأَضَبَّتْ عَلَىٰ عَداوَتِهِ، وَأَكَبَّتْ عَلَىٰ مُنابَذَتِهِ، حَتَّىٰ قَتَلَ النَّاكِثِينَ وَالْقاسِطِينَ وَالْمارِقِينَ، وَلَمَّا قَضىٰ نَحْبَهُ وَقَتَلَهُ أَشْقَى الْآخِرِينَ يَتْبَعُ أَشْقَى الْأَوَّلِينَ
Sen yarın (kıyamet günü) Kevser havuzunun başında benim halifemsin. Sen, benim borçlarımı ödeyecek ve vaatlerimi yerine getireceksin.
Senin Şiilerin, yüzleri ak olarak nurdan olan minberler üzerinde cennette benim yanımda yer alacaklar; onlar benim komşularımdır. Ey Ali, sen olmasaydın, benden sonra müminler tanınmazlardı.”
Hz. Ali (a.s), Resulullah’tan (s.a.a) sonra ümmeti dalaletten kutraran bir hidayetçi ve körlüğü önleyen bir nur idi. O -ümmet içerisindeAllah’ın sapasağlam ipi ve dosdoğru yolu idi. Kimse Peygamber’e akrabalık ve dinde öncelik yönünden ondan öne geçemez. Hiç kimse herhangi bir menkıbesinde ona ulaşamaz. O, Peygamber’in (s.a.a) adımının yerine, adım koyuyor ve (Kur’an’ın) tevili üzerine (münafıklarla) savaşıyordu. Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmiyordu. Arab’ın büyüklerinin onun hakkında sinirleri gerildi. -Zira- onların kahramanlarını öldürdü, kurtlarıyla tutuştu. Böylece Bedir, Hayber, Huneyn ve diğer savaşların kinlerini onların kalplerine soktu. Böylece ona kin beslediler, onunla muhalefet etmeye başladılar. O da -mecburenNakisin (ahitlerini bozanlar) ve Kasitin (zalimler) ve Marikinle (dinden çıkanlar) savaşarak onlardan birçoğunu öldürdü. Eceli yetiştiğinde de, sonuncuların en şakisi, öncekilerin en şakisine uyarak onu şehit etti.
لَمْ يُمْتَثَلْ أَمْرُ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ فِي الْهادِينَ بَعْدَ الْهادِينَ، وَالْأُمَّةُ مُصِرَّةٌ عَلَىٰ مَقْتِهِ، مُجْتَمِعَةٌ عَلَىٰ قَطِيعَةِ رَحِمِهِ، وَ إِقْصاءِ وُلَْدِهِ، إِلّا الْقَلِيلَ مِمَّنْ وَفَىٰ لِرِعايَةِ الْحَقِّ فِيهِمْ؛ فَقُتِلَ مَنْ قُتِلَ، وَسُبِيَ مَنْ سُبِيَ، وَأُقْصِيَ مَنْ أُقْصِيَ، وَجَرَى الْقَضاءُ لَهُمْ بِمَا يُرْجىٰ لَهُ حُسْنُ الْمَثُوبَةِ، إِذْ كانَتِ الْأَرْضُ لِلّٰهِ ﴿يُورِثُها مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ وَالْعاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ﴾، ﴿وَ سُبْحانَ رَبِّنا إِنْ كانَ وَعْدُ رَبِّنا لَمَفْعُولاً﴾، وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ،
Resulullah’ın -Allah’ın salatı onun ve Ehl-i Beyti’nin üzerine olsunardarda gelen hidayet imamları hususunda emrine itaat edilmedi. Onların hakkına riayet etmek konusunda vefalı davranan az bir grup hariç ümmet ısrarla onlara karşı düşmanlığa koyuldular, Peygamber’in akrabalarının iyi ilişkiyi kesmek ve evlatlarını uzaklaştırmak için toplandılar. Nihayet onlardan bir grubu öldürüldü, bir grubu esir edildi ve bir grubu – vatanlarından ve haklarından- uzaklaştırıldılar. Ve Allah’ın kazası onlar hakkında, güzel mükafat umulacak şeyde cereyan etti; çünkü yeryüzü Allah’ındır ve ona kullarından istediğini mirasçı kılacaktır; akibet muttakilerindir. Rabbimiz münezzehtir; O’nun vaadi kesinlikle gerçekleşecektir; Allah vaadine aykırı davranmaz. O, aziz ve hikmet sahibidir.
فَعَلَى الْأَطائِبِ مِنْ أَهْلِ بَيْتِ مُحَمَّدٍ وَعَلِيٍّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِما وَآلِهِما فَلْيَبْكِ الْباكُونَ، وَ إِيَّاهُمْ فَلْيَنْدُبِ النَّادِبُونَ، وَ لِمِثْلِهِمْ فَلْتَذْرِفِ الدُّمُوعُ، وَلْيَصْرُخِ الصَّارِخُونَ، وَيَضِجَّ الضَّاجُّونَ، وَيَعِجَّ الْعاجُّونَ، أَيْنَ الْحَسَنُ ؟ أَيْنَ الْحُسَيْنُ ؟ أَيْنَ أَبْناءُ الْحُسَيْنِ ؟ صالِحٌ بَعْدَ صالِحٍ، وَصادِقٌ بَعْدَ صادِقٍ، أَيْنَ السَّبِيلُ بَعْدَ السَّبِيلِ؛ أَيْنَ الْخِيَرَةُ بَعْدَ الْخِيَرَةِ ؟ أَيْنَ الشُّمُوسُ الطَّالِعَةُ ؟ أَيْنَ الْأَقْمارُ الْمُنِيرَةُ ؟ أَيْنَ الْأَنْجُمُ الزَّاهِرَةُ ؟ أَيْنَ أَعْلامُ الدِّينِ وَقَواعِدُ الْعِلْمِ ؟ أَيْنَ بَقِيَّةُ اللّٰهِ الَّتِي لَاتَخْلُو مِنَ الْعِتْرَةِ الْهادِيَةِ ؟
O halde ağlayanlar Muhammed ve Ali’nin -Allah’ın salatı onların ve evlatlarının üzerine olsun- Ehl-i Beyt’inden olan tertemiz kişilere ağlasınlar, ağıt yakıp figan edenler onlar için ağıt yakıp figan etsinler ve onlar gibisine göz yaşı döksünler, feryat edenler feryat etsinler, inleyenler inlesinler, haykıranlar haykırsınlar -ve desinler ki:- Nerededir Hasan, nerededir Hüseyin, nerededir Hüseyn’in evlatları, nerdedir birbirinden sonra gelen salih ve sadık kişiler, nerededir birbirinden sonra -insanları- Allah’a götüren yollar, birbirinden sonra seçkin kişiler? Nerededir parlak güneşler, nerededir ışıklı aylar, nerededir ışıldayan yıldızlar, nerededir dinin nişaneleri, nerededir o ilim direkleri, nerededir yeryüzünün boş kalmayacağı hidayet edici itretten olan Allah’ın bâki kıldığı kimse?
أَيْنَ الْمُعَدُّ لِقَطْعِ دابِرِ الظَّلَمَةِ ؟ أَيْنَ الْمُنْتَظَرُ لِإِقامَةِ الْأَمْتِ وَالْعِوَجِ ؟ أَيْنَ الْمُرْتَجىٰ لِإِزالَةِ الْجَوْرِ وَالْعُدْوانِ ؟ أَيْنَ الْمُدَّخَرُ لِتَجْدِيدِ الْفَرائِضِ وَالسُّنَنِ ؟ أَيْنَ الْمُتَخَيَّرُ لِإِعادَةِ الْمِلَّةِ وَالشَّرِيعَةِ ؟ أَيْنَ الْمُؤَمَّلُ لِإِحْياءِ الْكِتابِ وَحُدُودِهِ ؟ أَيْنَ مُحْيِي مَعالِمِ الدِّينِ وَأَهْلِهِ ؟ أَيْنَ قاصِمُ شَوْكَةِ الْمُعْتَدِينَ ؟ أَيْنَ هادِمُ أَبْنِيَةِ الشِّرْكِ وَالنِّفاقِ ؟ أَيْنَ مُبِيدُ أَهْلِ الْفُسُوقِ وَالْعِصْيانِ وَالطُّغْيانِ ؟ أَيْنَ حاصِدُ فُرُوعِ الْغَيِّ وَالشِّقاقِ؛ أَيْنَ طامِسُ آثارِ الزَّيْغِ وَالْأَهْواءِ ؟ أَيْنَ قاطِعُ حَبائِلِ الْكِذْبِ وَالافْتِراءِ ؟ أَيْنَ مُبِيدُ الْعُتاةِ وَالْمَرَدَةِ ؟ أَيْنَ مُسْتَأْصِلُ أَهْلِ الْعِنادِ وَالتَّضْلِيلِ وَالْإِلْحادِ ؟ أَيْنَ مُعِزُّ الْأَوْلِياءِ وَمُذِلُّ الْأَعْداءِ ؟ أَيْنَ جامِعُ الْكَلِمَةِ عَلَى التَّقْوىٰ ؟ أَيْنَ بابُ اللّٰهِ الَّذِي مِنْهُ يُؤْتىٰ ؟ أَيْنَ وَجْهُ اللّٰهِ الَّذِي إِلَيْهِ يَتَوَجَّهُ الْأَوْلِياءُ ؟ أَيْنَ السَّبَبُ الْمُتَّصِلُ بَيْنَ الْأَرْضِ وَالسَّماءِ ؟ أَيْنَ صاحِبُ يَوْمِ الْفَتْحِ وَناشِرُ رايَةِ الْهُدىٰ؟ أَيْنَ مُؤَلِّفُ شَمْلِ الصَّلاحِ وَالرِّضا؛
Nerededir zalimlerin kökünü kesmek için hazırlanan, nerededir eğrilikleri düzeltecek beklenilen, nerededir zulüm ve düşmanlığı bertaraf etmesi ümit edilen, nerededir farzları ve sünnetleri yenilemek için saklanılan, nerededir din ve şeraiti geri getirmek için seçilen? Nerededir Kitab ve hududlarını ihya etmek için ümit edilen, nerededir din öğretilerini ve dindarları ihya edecek olan, nerededir azgınların izzetini kıracak olan, nerededir şirk ve nifak binalarını dağıtacak olan, nerededir fısk-u fücur, isyan ve tuğyan ehlini yok edecek olan, nerededir sapıklık ve inat dallarını biçecek olan? Nerededir batıl düşünce ve nefsanî heveslerin eserlerini silecek olan, nerededir yalan ve iftira bağlarını (komplolarını) kesecek olan, nerededir azgın mütekebbirleri ve haddi aşanları yok edecek olan, nerededir düşmanlık, saptırma ve ilhat ehlinin kökünü kazıyacak olan, nerededir -Allah- dostlarını aziz ve -Allah- düşmanlarını zelil edecek olan? Nerededir dağınık sözleri takva üzerine bir araya toplayacak olan, nerededir Allah’ın kendisinden girilecek olan kapısı, nerededir dostların kendisine yöneleceği Allah’ın veçhi, nerededir yeryüzüyle gökyüzünü birbirine bağlayan sebep (vesile), nerededir fetih ve zafer gününün sahibi ve hidayet bayrağını dalgalandıracak olan, nerededir halkın perişanlıklarını ıslah edip kalpleri hoşnut edecek olan?
أَيْنَ الطَّالِبُ بِذُحُولِ الْأَنْبِياءِ وَأَبْناءِ الْأَنْبِياءِ ؟ أَيْنَ الطَّالِبُ بِدَمِ الْمَقْتُولِ بِكَرْبَلاءَ ؟ أَيْنَ الْمَنْصُورُ عَلَىٰ مَنِ اعْتَدىٰ عَلَيْهِ وَافْتَرىٰ ؟ أَيْنَ الْمُضْطَرُّ الَّذِي يُجابُ إِذا دَعا ؟ أَيْنَ صَدْرُ الْخَلائِقِ ذُو الْبِرِّ وَالتَّقْوىٰ ؟ أَيْنَ ابْنُ النَّبِيِّ الْمُصْطَفىٰ، وَابْنُ عَلِيٍّ الْمُرْتَضىٰ، وَابْنُ خَدِيجَةَ الْغَرَّاءِ، وَابْنُ فاطِمَةَ الْكُبْرَىٰ ؟ بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي وَنَفْسِي لَكَ الْوِقاءُ وَالْحِمىٰ، يَا ابْنَ السَّادَةِ الْمُقَرَّبِينَ، يَا ابْنَ النُّجَباءِ الْأَكْرَمِينَ، يَا ابْنَ الْهُداةِ الْمَهْدِيِّينَ ، يَا ابْنَ الْخِيَرَةِ الْمُهَذَّبِينَ، يَا ابْنَ الْغَطارِفَةِ الْأَنْجَبِينَ، يَا ابْنَ الْأَطائِبِ الْمُطَهَّرِينَ ، يَا ابْنَ الْخَضارِمَةِ الْمُنْتَجَبِينَ، يَا ابْنَ الْقَماقِمَةِ الْأَكْرَمِينَ ، يَا ابْنَ الْبُدُورِ الْمُنِيرَةِ، يَا ابْنَ السُّرُجِ الْمُضِيئَةِ، يَا ابْنَ الشُّهُبِ الثَّاقِبَةِ، يَا ابْنَ الْأَنْجُمِ الزَّاهِرَةِ؛ يَا ابْنَ السُّبُلِ الْواضِحَةِ، يَا ابْنَ الْأَعْلامِ اللَّائِحَةِ، يَا ابْنَ الْعُلُومِ الْكامِلَةِ، يَا ابْنَ السُّنَنِ الْمَشْهُورَةِ،
Nerede dir peygamberlerin ve peygamberlerin evlatlarının intikamını alacak olan, nerededir Kerbela şehidinin kanının intikamını alacak olan, nerededir
kendisine zulüm ve iftira edene karşı muzaffer kılınacak olan, nerededir dua ettiğinde duası icabet edilen muztar (perişan), nerededir iyilik ve takva sahibi insanların başında gelen? Nerededir Muhammed Mustafa peygamberin oğlu, nerededir Ali Murtaza’nın, yüce makam sahibi Hatice- ‘nin ve Fatima-i Zehra’nın oğlu?
Babam, anam sana feda ve canım sana siper ve himaye olsun. Ey -Allah’a- mukarrep olan yüce imamların oğlu, ey en yüce asil kişilerin oğlu, ey hidayet eden ve hidayet edilmiş kişilerin oğlu, arındırılmış en üstün kişilerin oğlu, ey soylu önderlerin oğlu, ey tertemiz pâk kişilerin oğlu, ey seçkin cömertlerin oğlu, ey saygın şanı yücelerin oğlu, ey ışık saçan dolun ayların oğlu, ey aydınlık saçan kandillerin oğlu, ey parlak ve aydın yıldızların oğlu, ey apaçık yolların oğlu, ey açık nişanelerin oğlu, ey en mükemmel ilimlerin oğlu, ey meşhur sünnetlerin oğlu.
يَا ابْنَ الْمَعالِمِ الْمَأْثُورَةِ، يَا ابْنَ الْمُعْجِزاتِ الْمَوْجُودَةِ، يَا ابْنَ الدَّلائِلِ الْمَشْهُودَةِ ، يَا ابْنَ الصِّراطِ الْمُسْتَقِيمِ، يَا ابْنَ النَّبَاِ الْعَظِيمِ، يَا ابْنَ مَنْ هُوَ فِي أُمِّ الْكِتابِ لَدَى اللّٰهِ عَلِيٌّ حَكِيمٌ، يَا ابْنَ الْآياتِ وَالْبَيِّناتِ، يَا ابْنَ الدَّلائِلِ الظَّاهِراتِ، يَا ابْنَ الْبَراهِينِ الْواضِحاتِ الْباهِراتِ، يَا ابْنَ الْحُجَجِ الْبالِغاتِ، يَا ابْنَ النِّعَمِ السَّابِغاتِ، يَا ابْنَ طٰهٰ وَالْمُحْكَماتِ؛
Ey bize aktarılan öğretilerin oğlu, ey mevcut mucizelerin oğlu, ey görünen kılavuzların oğlu, ey sırat-ı müstakimin oğlu, ey büyük haberin oğlu, ey Allah’ın yanındaki ümmü’l-kitabtaki yüce ve hikmet sahibinin oğlu, ey ayetlerin ve açık ilâhi hüccetlerin oğlu, ey apaçık delillerin oğlu, ey aşikar ve açık burhanların oğlu, ey Allah’ın yetkin hüccetlerinin oğlu, ey kamil olan nimetlerin oğlu, ey Tâ Hâ ve Kur’an’ın muhkem (açık-net) ayetlerinin oğlu,
يَا ابْنَ يس وَالذَّارِياتِ، يَا ابْنَ الطُّورِ وَالْعادِياتِ، يَا ابْنَ مَنْ دَنا فَتَدَلَّىٰ فَكانَ قابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنىٰ دُنُوّاً وَاقْتِراباً مِنَ الْعَلِيِّ الْأَعْلىٰ، لَيْتَ شِعْرِي أَيْنَ اسْتَقَرَّتْ بِكَ النَّوىٰ ؟ بَلْ أَيُّ أَرْضٍ تُقِلُّكَ أَوْ ثَرىٰ ؟ أَبِرَضْوىٰ أَوْ غَيْرِها أَمْ ذِي طُوى ؟ عَزِيزٌ عَلَيَّ أَنْ أَرَى الْخَلْقَ وَلَا تُرىٰ، وَلَا أَسْمَعَُ لَكَ حَسِيساً وَلَا نَجْوىٰ، عَزِيزٌ عَلَيَّ أَنْ تُحِيطَ بِكَ دُونِيَ الْبَلْوَىٰ وَلَا يَنالَُكَ مِنِّي ضَجِيجٌ وَلَا شَكْوىٰ،
ey Yâ Sîn ve ez-Zariat’ın oğlu, ey Tur ve Adiyat -Suresinin- oğlu, ey yücelerin yücesine özel bir yakınlık ve yaklaşımla yaklaşan, (Allah ile arasındaki mesafe) iki yay uzunluğu kadar yahut daha az kalanın oğlu. Keşke bilseydim iradeler (kalpler) nerede senin zuhurunla sakinleşecek veya hangi yerin ya da toprağın seni taşıdığını? Rezva dağında mısın veya onun dışında bir yerde misin veya Tur’da mısın?
Halkı görüp seni görmemem, senin sesini ve fısıldayışını duymamam bana ağır geliyor. Sıkıntı ve belaların seni kuşatması, benim inilti ve şikayetimin de sana ulaşmaması bana ağır geliyor.
بِنَفْسِي أَنْتَ مِنْ مُغَيَّبٍ لَمْ يَخْلُ مِنَّا، بِنَفْسِي أَنْتَ مِنْ نازِحٍ مَا نَزَحَ عَنَّا، بِنَفْسِي أَنْتَ أُمْنِيَّةُ شائِقٍ يَتَمَنَّىٰ مِنْ مُؤْمِنٍ وَمُؤْمِنَةٍ ذَكَرا فَحَنَّا، بِنَفْسِي أَنْتَ مِنْ عَقِيدِ عِزٍّ لَايُسامىٰ؛ بِنَفْسِي أَنْتَ مِنْ أَثِيلِ مَجْدٍ لَايُجارَىٰ ، بِنَفْسِي أَنْتَ مِنْ تِلادِ نِعَمٍ لَاتُضاهىٰ، بِنَفْسِي أَنْتَ مِنْ نَصِيفِ شَرَفٍ لَايُساوَىٰ، إِلىٰ مَتَىٰ أَحارُ فِيكَ يَا مَوْلايَ وَ إِلَىٰ مَتَىٰ ؟ وَأَيَّ خِطابٍ أَصِفُ فِيكَ وَأَيَّ نَجْوَىٰ ؟ عَزِيزٌ عَلَيَّ أَنْ أُجَابَ دُونَكَ وَأُناغَىٰ ، عَزِيزٌ عَلَيَّ أَنْ أَبْكِيَكَ وَيَخْذُلَكَ الْوَرَىٰ، عَزِيزٌ عَلَيَّ أَنْ يَجْرِيَ عَلَيْكَ دُونَهُمْ مَا جَرَىٰ، هَلْ مِنْ مُعِينٍ فَأُطِيلَ مَعَهُ الْعَوِيلَ وَالْبُكاءَ ؟ هَلْ مِنْ جَزُوعٍ فَأُساعِدَ جَزَعَهُ إِذا خَلا ؟ هَلْ قَذِيَتْ عَيْنٌ فَساعَدَتْها عَيْنِي عَلَى الْقَذَىٰ؛
Canıma andolsun ki sen bizden uzak olmayan gizlisin, canıma andolsun ki sen bizsen hiç ayrılmayan bir ayrısın, canıma andolsun ki sen her kalbin anarak iştiyaktan feryat ettiği mümin erkek ve kadınların temennisi olan kalbimin arzususun, canıma andolsun ki sen hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği izzet mayasındansın. Canıma andolsun ki sen eşi olmayan yüce asaletlisin, canıma andolsun ki sen Allah’ın eşi benzeri olmayan eski nimetlerindensin, canıma andolsun ki sen eşi olmayan şeref örtüsündensin.
Ne zamana kadar sende şaşkın kalayım ey mevlam, ne zamana kadar ve hangi hitapla seni tavsif edeyim ve hangi fısıldayışla seninle konuşayım?! Senden başkasından cevap almak bana çok ağır geliyor, ben sana ağlarken diğerlerinin seni yalnız bırakmaları bana çok ağır geliyor; bunların başkasına değil, senin başına gelmesi bana çok ağır geliyor.
Acaba uzun uzadıya kendisiyle feryat edip ağlamam için bana yardım edecek bir kişi var mı? Acaba bir figan eden var mı ki, o sustuğunda ben figanına yardım edeyim? Çörçöp düşen bir göz var mı ki, çörçöple dolan gözüm onun ağlamasına yardım etsin?
هَلْ إِلَيْكَ يَابْنَ أَحْمَدَ سَبِيلٌ فَتُلْقىٰ ؟ هَلْ يَتَّصِلُ يَوْمُنا مِنْكَ بِعِدَةٍ فَنَحْظىٰ ؟ مَتَىٰ نَرِدُ مَناهِلَكَ الرَّوِيَّةَ فَنَرْوَىٰ ؟ مَتَىٰ نَنْتَقِعُ مِنْ عَذْبِ مائِكَ فَقَدْ طالَ الصَّدىٰ ؟ مَتىٰ نُغادِيكَ وَنُراوِحُكَ فَنُقِرَّ عَيْناً ؟ مَتىٰ تَرانا وَ نَراكَ وَقَدْ نَشَرْتَ لِواءَ النَّصْرِ تُرَىٰ أَتَرَانا نَحُفُّ بِكَ وَأَنْتَ تَؤُمُّ الْمَلَأَ وَقَدْ مَلَأْتَ الْأَرْضَ عَدْلاً، وَأَذَقْتَ أَعْداءَكَ هَواناً وَعِقاباً، وَأَبَرْتَ الْعُتاةَ وَجَحَدَةَ الْحَقِّ، وَقَطَعْتَ دابِرَ الْمُتَكَبِّرِينَ، وَاجْتَثَثْتَ أُصُولَ الظَّالِمِينَ، وَنَحْنُ نَقُولُ: الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعالَمِينَ؛
Ey Ahmed’in oğlu! Acaba seni mülakat etmenin bir yolu var mı? Acaba bugünümüz yarına ulaşacak mı ki, cemalini görmekle şereflenelim?
Ne zaman rahmet çeşmelerine girip suya kanacağız? Susuzluğumuz uzadı; ne zaman senin zülal çeşmenden yararlanacağız? Ne zaman seninle birlikte sabahlayıp seninle birlikte akşamlayacağız ve gözümüz cemalinle aydınlanacak? Zafer bayrağı açılınca ne zaman sen bizi ve biz de seni göreceğiz? Bizim senin etrafında toplandığımızı ve senin halkın imamlığını üstlenip yeryüzünü adaletle doldurduğunu, düşmanlarına aşağılık ve azabı tattırdığını, azgınları ve hakkı inkâr edenleri yok ettiğini, mütekebbirlerin kökünü kestiğini, zalimlerin temelini kazıdığını ve bizim de alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun dediğimizi görecek misin?
اللّٰهُمَّ أَنْتَ كَشَّافُ الْكَرْبِ [الْكُرَبِ] وَالْبَلْوَىٰ، وَ إِلَيْكَ أَسْتَعْدِي فَعِنْدَكَ الْعَدْوَىٰ، وَأَنْتَ رَبُّ الْآخِرَةِ وَالدُّنْيا ، فَأَغِثْ يَا غِياثَ الْمُسْتَغِيثِينَ عُبَيْدَكَ الْمُبْتَلىٰ، وَأَرِهِ سَيِّدَهُ يَا شَدِيدَ الْقُوَىٰ، وَأَزِلْ عَنْهُ بِهِ الْأَسَىٰ وَالْجَوَىٰ، وَبَرِّدْ غَلِيلَهُ يَا مَنْ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىٰ، وَمَنْ إِلَيْهِ الرُّجْعىٰ وَالْمُنْتَهىٰ .
Allah’ım! Şüphesiz Sen gam ve musibetleri giderensin. Ben, perişanlığımı sana şikayet ediyorum; şüphesiz sen şikayetlere bakansın ve Sen şikayete yetişensin ve Sen ahiret ve dünyanın Rabbisin. O halde ey imdat dileyenlerin imdadına yetişen, müptela olmuş zayıf kulunun imdadına yetiş ve efendisini ona göster, ey büyük güç sahibi; onun (zuhuru) vesilesiyle ondan gam ve kederden yanıp tutuşmayı gider ve ey arşa istivâ eden, ey kendisine dönülecek olan ve ey nihai varılacak yer kendisi olan, onun susuzluk ve hararetini yatıştır.
اللّٰهُمَّ وَنَحْنُ عَبِيدُكَ التَّائِقُونَ إِلىٰ وَلِيِّكَ الْمُذَكِّرِ بِكَ وَبِنَبِيِّكَ، خَلَقْتَهُ لَنا عِصْمَةً وَمَلاذاً، وَأَقَمْتَهُ لَنا قِواماً وَمَعاذاً، وَجَعَلْتَهُ لِلْمُؤْمِنِينَ مِنَّا إِماماً، فَبَلِّغْهُ مِنَّا تَحِيَّةً وَسَلاماً وَزِدْنا بِذٰلِكَ يَا رَبِّ إِكْراماً؛ وَاجْعَلْ مُسْتَقَرَّهُ لَنا مُسْتَقَرّاً وَمُقاماً، وَأَتْمِمْ نِعْمَتَكَ بِتَقْدِيمِكَ إِيَّاهُ أَمامَنا حَتَّىٰ تُورِدَنا جِنَانَكَ وَمُرافَقَةَ الشُّهَداءِ مِنْ خُلَصائِكَ . اللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَآلِ مُحَمَّدٍ وَصَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ جَدِّهِ وَ رَسُولِكَ السَّيِّدِ الْأَكْبَرِ وَعَلَىٰ أَبِيهِ السَّيِّدِ الْأَصْغَرِ وَجَدَّتِهِ الصِّدِّيقَةِ الْكُبْرىٰ فاطِمَةَ بِنْتِ مُحَمَّدٍ صلَّى اللّٰه عَليْهِ وآلِهِ وَعَلَىٰ مَنِ اصْطَفَيْتَ مِنْ آبائِهِ الْبَرَرَةِ وَعَلَيْهِ أَفْضَلَ وَأَكْمَلَ وَأَتَمَّ وَأَدْوَمَ وَأَكْثَرَ وَأَوْفَرَ مَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ أَحَدٍ مِنْ أَصْفِيائِكَ وَخِيَرَتِكَ مِنْ خَلْقِكَ؛ وَصَلِّ عَلَيْهِ صَلاةً لَاغايَةَ لِعَدَدِها، وَلَا نِهايَةَ لِمَدَدِها، وَلَا نَفادَ لِأَمَدِها،
Allah’ım! Biz hakir kulların, bize Seni ve Peygamberini hatırlatan velinin zuhurunu iştiyakla beklemekteyiz; Sen onu bizim korunmamız ve kendisine sığınmamız için yarattın, onu bizim kıvam ve sığınağımız ve biz müminler için imam kıldın. O halde bizden ona tahiyyet ve selam ulaştır ve onunla ey Rabbim bize ikramını artır. O’nun istikrar ettiği yeri bizim istikrar edeceğimiz yer kıl, onu bize imam kılarak bize nimetini tamamla, tâ ki, bizi cennetine götürsün ve halis kullarından olan şehitlerle arkadaş etsin.
Allah’ım! Muhammed ve Ehl-i Beytine salat eyle; onun ceddi ve büyük efendimiz olan senin peygamberin Muhammed’e ve küçük efendimiz olan onun babasına ve büyük annesi sıddıka-i Kübra Muhammed kızı Fatıma’ya ve onun seçmiş olduğun iyi babalarına ve de ona yarattıklarından seçtiğin ve beğendiğin kişilerden birine ettiği en üstün, en mükemmel, en tam, en sürekli, en fazla ve en çok salat eyle. Ve ona, onu sayısının sonu olmayan, müddetinin nihayeti olmayan ve zamanının sonu olmayan bir salat eyle.
اللّٰهُمَّ وَأَقِمْ بِهِ الْحَقَّ، وَأَدْحِضْ بِهِ الْباطِلَ، وَأَدِلْ بِهِ أَوْلِياءَكَ، وَأَذْلِلْ بِهِ أَعْداءَكَ، وَصِلِ اللّٰهُمَّ بَيْنَنا وَبَيْنَهُ وُصْلَةً تُؤَدِّي إِلىٰ مُرافَقَةِ سَلَفِهِ، وَاجْعَلْنا مِمَّنْ يَأْخُذُ بِحُجْزَتِهِمْ، وَيَمْكُثُ فِي ظِلِّهِمْ، وَأَعِنَّا عَلَىٰ تَأْدِيَةِ حُقُوقِهِ إِلَيْهِ، وَالاجْتِهادِ فِي طاعَتِهِ، وَاجْتِنابِ مَعْصِيَتِهِ، وَامْنُنْ عَلَيْنا بِرِضاهُ، وَهَبْ لَنا رَأْفَتَهُ وَرَحْمَتَهُ وَدُعاءَهُ وَخَيْرَهُ مَا نَنالُ بِهِ سَعَةً مِنْ رَحْمَتِكَ، وَفَوْزاً عِنْدَكَ، وَاجْعَلْ صَلاتَنا بِهِ مَقبُولَةً، وَذُنُوبَنا بِهِ مَغْفُورَةً، وَدُعاءَنا بِهِ مُسْتَجاباً؛
Allah’ım! Onun vesilesiyle hakkı ayakta tut, batılı yok et, onun vesilesiyle dostlarına kılavuzluk et ve düşmanlarını zelil et. Allah’ım! Bizimle onun geçmişleriyle (babalarıyla) arasında birlikte olmamızı sağlayacak bir bağ kur. Bizi onların eteğinden yapışan, onların gölgesinde duran (yaşayan) kişilerden kıl. Ve onun haklarını edâ etmemiz ve ona itaat etme konusunda çaba harcamamız ve ona itaatsizlik etmekten kaçınmamız için bize yardım et. Onun razı oluşuyla bize minnet bırak; Senin geniş rahmetine ve Senin yanındaki saadete ulaşmamız için bize onun şefkatini, rahmetini ve duasını bahşet. Onun vesilesiyle namazımızı kabul edilmiş, günahlarımızı bağışlanmış ve duamızı icabet edilmiş kıl.
وَاجْعَلْ أَرْزاقَنا بِهِ مَبْسُوطَةً، وَهُمُومَنا بِهِ مَكْفِيَّةً، وَحَوَائِجَنا بِهِ مَقْضِيَّةً، وَأَقْبِلْ إِلَيْنا بِوَجْهِكَ الْكَرِيمِ، وَاقْبَلْ تَقَرُّبَنا إِلَيْكَ، وَانْظُرْ إِلَيْنا نَظْرَةً رَحِيمَةً نَسْتَكْمِلُ بِهَا الْكَرامَةَ عِنْدَكَ ثُمَّ لَاتَصْرِفْها عَنَّا بِجُودِكَ، وَاسْقِنا مِنْ حَوْضِ جَدِّهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ بِكَأْسِهِ وَبِيَدِهِ رَيّاً رَوِيّاً هَنِيئاً سائِغاً لَاظَمَأَ بَعْدَهُ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ .
Onun vesilesi ile rızkımızı genişletilmiş, gam ve kederlerimizi bertaraf olmuş, hacetlerimizi reva olunmuş kıl ve bize kerim veçhinle dön, sana
yaklaşmamızı kabul buyur ve bize rahmet bakışınla bak; tâ ki, bu rahmet bakışınla senin yanındaki saygınlık ve yüceliği kemale eriştirelim. Sonra kendi cömertliğinle o rahmet bakışını bizden hiçbir zaman çevirme. Bizi onun ceddi (Muhammed)in -Allah’ın salatı onun ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun- havuzundan, onun kasesi ile ve onun eli ile suya kanacağımız ve boğazımızdan rahatlıkla geçecek öyle bir şekilde su içir ki ondan sonra asla susamayalım. -Rahmetinle duamı kabul et- ey merhametlilerin en merhametlisi.
Sonra daha önce dediğimiz şekilde ziyaret namazı kıl ve istediğin duaları et; inşallah icabet olur.